10 Aralık 2013 Salı

OLUMLU BAKMAK

Bazı anlar var ki sorumluluklarımızı yerine getirmek, zorluklarla başa çıkmak için kendi irademizi (bilincimizi) kullanmamız ve gayret ederek kendimizi harekete geçirmemiz gerekmektedir.
Bu demektir ki bedenimizin üretmeye alışık olduğu biyokimyasallar ve enerji, içinde bulunduğumuz durumun üstesinden gelmemiz için yetmiyor. Böyle durumlarda hayata daha olumlu, daha ümitli bakmak işimizi kolaylaştırıyor.

İnsanoğlu bir yere kadar kendini programlayabilen, değiştirebilen bir varlık. Ve biz bu sınırı bilmiyoruz. İnsanoğlu müthiş bir enerji potansiyeline sahip. Kişi, içindeki potansiyeli ne kadar çok ortaya çıkarabilirse zorlukların üstesinden o kadar çok gelmekte ve yapmak istediklerinde de o kadar başarılı olmaktadır.

Enerjinin ortaya çıkarılması kadar yerinde kullanılması da önemlidir. Bazı kişiler son derece enerjiktirler fakat bu enerjiyi uygun şekilde kanalize edemeyince verimsiz olurlar. Bu durum bir huzursuzluk da meydana getirir. Bu sebeple enerjiyi uygun şekilde kullanma alışkanlığı kazanmak da gerekir.

Günlük hayatımızda daha başarılı olmak, sağlığımızı kaybetmemek veya kazanmak, insanlarla iyi ilişkiler içinde olmak, kendimize güvenimizin artması hep içimizdeki pozitif enerjiyi açığa çıkarmayla ilişkilidir. Şöyle bir düşünün, omuzlarınız ve kollarınız düşük, neredeyse bir adım bile atmak istemiyorsunuz.

O gün de o kadar çok yapılacak işler var ki: Aynaya bakıyorsunuz, yavaşça arkaya geriliyorsunuz, derin bir nefes alıyorsunuz. "Biraz canlanmam gerekiyor" diyorsunuz. Omuzlarınız şimdi daha dik. Bakışlarınız daha canlı. İşte bu durumda siz pozitif enerjinizi harekete geçirmiş oluyorsunuz.

Eğitim, hayat boyu devam eder. Stres zihinde düşünce bozukluklarına yol açarken eğitimde verimliliği azaltır. Pozitif enerji, hayata olumlu bakan, inanan ve başarmak isteyen, öğrenmek için bir amacı olan kişilerde daha fazladır. Bu da doğal olarak başarıyı getirir.

Hayata olumlu bakmak, olumsuzlukları hiç görmemek değildir. Olumsuzlukları görmek, tedbir almak için gereklidir. Birçok sıkıntılı durumun üstesinden gayret etmekle gelinebilir. İnsanoğlu hayatta karşılaşabileceği olumsuz durumlara da hazırlıklı olmalıdır, bu hayatın doğal bir parçasıdır. Fakat olabilecek olumsuzluklara odaklanmak kişinin yaşama sevincini ve enerjisini azaltmaktadır.

Pozitif enerjiyi açığa çıkararak karamsar düşüncelerden kurtulmaya çalışan, hayata gülen gözlerle bakabilen, gayret etmeyle kazanabileceği güzel özelliklere, güzel şeylere odaklanan kişinin bağışıklık sistemi kuvvetlenir. Nitekim tebessüm, seretonin gibi mutluluk verici hormonları artırır. Hayatın hep kötü yönlerini gören karamsar kişiler ise hastalıklara daha açıktırlar.

Pozitif enerji, travmayla başa çıkmayı kolaylaştırıyor.
Kişi yaşama gayesini ve sınırlarını bilerek hayata ne kadar olumlu yaklaşır, olumlu tarafları daha çok görür ve kendine düşeni yapmaya odaklanırsa zorluklarla da o kadar kolay başa çıkabiliyor. Bu durumda travmalardan sonra yaşanan stres bozukluğu ya hiç görülmüyor ya da daha kolay atlatılıyor.
Bu gibi durumlarda profesyonel yardım ve tıbbî tedavi gerekse de daha kısa sürede sonuç alınıyor.
Kişi pozitif enerjisini ortaya koyarak yani olaylara umutla yaklaşarak ve iyileşeceğine inanarak kanser gibi ciddi hastalıkları da yenebiliyor. Pozitif enerji, enfeksiyon hastalıklarının tedavisini de kolaylaştırıyor.

İŞTE MUTLU ÇALIŞMA


Eğer daha mutlu olacağınız bir işe özlem duyuyorsanız, seçtiğiniz kariyer yolundaki ilk çıkıştan kaçmaya çalışmayın. Çalıştığınız işte mutlu olmayı deneyebilirsiniz…
www.monster.com.tr internet sitesiyle Türkiye’de hizmet vermeye başlayan online kariyer ağı Monster, adayları yalnızca kendilerine uygun, hayalini kurdukları şirketlerin iş fırsatları ile buluşturmakla kalmıyor, aynı zamanda onlara kariyer hayatlarında ve kişisel gelişimlerinde rehberlik ediyor. Eğer daha mutlu olacağınız bir işe özlem duyuyorsanız, seçtiğiniz kariyer yolundaki ilk çıkıştan kaçmaya çalışmayın. İşte Monster’dan çalıştığınız işte mutlu olabilmeniz için 10 basit ipucu…
1. Kişisel problemlerinizi kişisel tutmaya özen gösterin: Kişisel meselelerinizle  fazlaca uğraştığınız zaman işinize konsantre olmakta ve mutlu olmakta güçlük çekersiniz. Hiç kimsenin kişisel yaşamı tamamıyla problemsiz olamaz, öncelikle bunun farkına varın.  Nasıl eve gittiğinizde işi unutup, kendinize ait zamanın değerini bilmeniz gerekiyorsa, aynı şekilde işte de işinize odaklanabilmeniz ve verimli olabilmeniz için kişisel sıkıntılarınızı evde bırakmalısınız.
2. Ofisinizi yuvaya dönüştürün: Günün en az 8 saatini işinizde geçiriyorsunuz -ki bu süre muhtemelen yatağınızda geçirdiğiniz süreden daha uzun.- Bu yüzden ofisinizi size ait kılın, çalışma alanınızı şirket politikası izin verdiği ölçüde kendinize göre dekore edin ve ofisinizde olabildiğince konforlu ve rahat olmaya çalışın. 

3. Kendinize bir ofis destek sistemi kurun: Sizinkine benzer geçmiş ve hayat tarzlarında olan iş arkadaşlarına sahip olmak, ofiste üzerinizden çokça baskıyı alacaktır. Duygularınızı sizi anlayan kişilere dillendirebilmeniz, stresinizi büyük ölçüde azaltmanıza yardımcı olacaktır.

4. Sağlıklı beslenin ve bol bol su için: İyi beslenmek ve bol bol su içmek işyerinizdeki enerji ve genel tutumunuzda büyük fark yaratacaktır.

5. Organize olun: Elinizdeki iş yükünü tamamlamak için kendinize bir program çizelgesi hazırlayın. İş yükünden boğulduğunuzu ve nasıl başa çıkacağınızı düşündüğünüz, işteki memnuniyetsizliğinizi arttıracaktır.
Bu yüzden proaktif olup kontrolü elinize aldığınızda, kendinizi daha memnun, güvenli ve motive hissedeceksiniz.

6. Hareket edin: Ofiste masa başı çalışmak, bazen çok hareketsiz ve sabit bir iş hayatına sebep olabiliyor. Bu yüzden hem sağlığınız hem de mutluluğunuz için mesai süreniz içerisinde zaman zaman yerinizden kalkıp, biraz hareket etmeye gayret edin. 
7. İş arkadaşlarınızı değiştirmeye çalışmayın: Kimseyi değiştiremezsiniz. Yalnızca sizin onlara verdiğiniz reaksiyonu değiştirebilirsiniz. Başka kişilerin hareketlerinin sizi etkilemesine izin vermeyin. Sadece anlaşmazlıkları çözmenin yollarını arayın ve rahatsız edici durumların oluşmasını önlemeye çalışın.

8. Kendinizi ödüllendirin: İşinizin dışında kendinize bir ödül belirleyin. İster arkadaşlarla akşam yemeği, ister sinema, ister spor, ister manikür olsun arada sırada kendinizi şımartın. Evdeki stres nasıl işinizi olumsuz etkilerse, aynı şekilde hayatınızın olumlu yönleri de ofisteki modunuzu olumlu etkileyecektir, bunu unutmayın. 

9. Arada bir soluk alın: Ayaklarınız kapalı durun, kollarınızı yanlarda sabit bırakın ve derin nefes alın.  Gün içerisinde bunu sık sık tekrarlayın.

10. Pozitife odaklanın: İşte sevdiğiniz şeyleri belirleyin. Bunlar sadece sevdiğiniz iş arkadaşlarınız veya ofisinizde pencereden gördüğünüz güzel manzara gibi basit şeyler de olabilir.  Kişi kendi kafa yapısını kendisi yaratır. Eğer aklınızda işinizle ilgili sevdiğiniz pozitif noktalara vurgu yaparsanız, işiniz daha keyifli hale gelecektir. Negatif şeyler hakkında üzülmek sizi zaman içerisinde boğacaktır.

LAZIM

YAŞLILIKDAN VE YAŞLANMAKDAN KORKMAMAK LAZIM...

ABD'li ünlü komedyon George Carlin'in ilginç önerileri var:

1. Zorunlu olmayan sayıları çöpe atın. Yaş, kilo, boy...


2. Sadece neşeli arkadaşlarınız olsun. Suratsız negatif insanlara 
yaklaşmayın.

3. Öğrenmeyi sürdürün. El işleri, bilgisayar, bahçecilik. Beyniniz
atıl kalmasın. Atıl kafa iblisin tezgahıdır. İblisin adı da,
Alzheimer'dir.

4. Küçük şeylerden zevk almaya bakın.

5. Sık sık, uzun uzun ve var gücünüzle gülün.

6. Gözyaşları olacaktır. Katlanın, yas tutun, başka yaşantılara geçin.

7. Çevrenizi sevdiklerinizle doldurun. Aileniz, kedi, köpek, kuş,
balık, müzik, bitkiler... Ne olursa. Eviniz, sığınağınız olsun! Tadını
çıkarın!...

8. Sağlığınızın kıymetini bilin. İyiyse, üstüne titreyin. Bozuksa,
düzeltin. Siz kendiniz düzeltemiyorsanız, yardım isteyin.

9. Vicdan azabından uzak durun. Çarşı pazarda gezin, ülkenizi ve
yabancı ülkeleri dolaşın. Ama sakın suçluluk ve pişmanlık duygusuna
kapılmayın.

10. Sevdiğiniz insanlara, onları sevdiğinizi söyleyin. Her fırsatta
sevdiğinizi hissettirin.

11. Hiç unutmayın ki yaşam, aldığınız soluklarla değil, soluk kesen
anlarla ölçülür.

7 Aralık 2013 Cumartesi

MUTLULUK KAVRAMI

Mutluluk Kavramı 

MUTLULUK KAVRAMI
Mutluluğun öğrenilen bir duygu olduğu kanıtlandı.
İngiltere”de bir okul ilk defa müfredata mutluluk dersi koydu.
Araştırmacılara göre asıl mutluluk kaynağı: Arkadaşlık.
Bundan 30 yıl önce mutlu olmak daha basitti. Güzel bir yemek ya da yeni bir çift ayakkabı mutlu olmak için yeterliydi.
Ancak günümüzün materyalist toplumunda
seçenekler çoğaldıkça tatminsizlik, rekabet çoğaldıkça da huzursuzluk artıyor. Artık mutluluğu arayanlar soluğu çeşitli psikologlar,yaşam koçları, spirituel kurumlar gibi danışmanların kapısında alıyor. Oysa bilim dünyası mutlu olmak için yeni bir alternatifin kapılarını araladı. Bilim adamları mutluluğun öğrenilebilir olduğunu savunuyor.Yani sorunları gidermeye odaklanmak yerine, hayattaki mutlulukları fark etmek gerek. Peki bunu nasıl başaracaksınız? Cevabı basit: Mutluluk dersiyle!
Şükreden kazanır
Aralarında Harvard ve Cambridge gibi üniversitelerden profesörlerin de bulunduğu pek çok bilim adamı, mutluluk üzerine sürdürdükleri araştırmaların sonucunu açıkladı: Mutluluk öğrenilebilir bir duygudur. İnsanların duygusal reaksiyonları üzerinde şimdiye dek çok sayıda çalışma yapıldı. Mutsuzluğun sosyolojik ve psikolojik kaynaklarından, vücuttaki hormonal dengelere ve beyin taramalarına kadar birçok araştırma sonucunda artık insanı mutsuz yapan nedenlerin ne olduğu çözülmüş durumda.Uzmanlara göre bu sebepler ortaya döküldükten sonra bunları ortadan kaldırmak da pekala mümkün.
Pennsylvania Üniversitesi”nden Psikoloji Profesörü Martin Seligman mutluluğun evrim süreci içinde gittikçe azaldığını, koşulları sebebiyle modern insanın eskiye göre artık daha mutsuz olmasının normal olduğunu söylüyor: “İnsan beyni evrim sürecinde negatif düşünceye yöneldi. Örneğin ilk insanların tek kaygısı vahşi bir hayvanın saldırmasıydı. Çünkü bu onun için en büyük tehditti. Oysa günümüzde insan beyni artık rekabeti de bir tehdit olarak algılıyor. Yan komşusunun kapısının önünde yeni bir BMW gördüğünde kaygıya kapılıp mutsuz olabiliyor.”
Her gün sahip olduğunuz 5 iyi şeyi hatırlayın
Bilim dünyası mutluluğun sonradan edinilebilirliğini test eden araştırmalara da imza attı. Bu araştırmalardan birinde psikologlar deneklerden, sahip oldukları için şükran duydukları şeyleri bir günlüğe not etmek istiyordu. Sonuçta ortaya çıkan tablo şu oldu.  Her gün sahip olduğunuz için şükran duyduğunuz beş iyi şeyi hatırlarsanız kesinlikle daha mutlu bir insan oluyorsunuz! Dahası araştırma, bunu yapanların yapmayanlara oranla daha iyimser ve hedeflerine daha kolay ulaşabilen insanlara dönüştüğünü de söylüyor.
Düzenli spor antidepresan etki yapıyor
Bir başka araştırma ise düzenli sporun antidepresanlarla aynı etkiyi yarattığını ortaya koyuyor. Bu bilimsel çalışmalar sonucunda ABD ve Avrupa’daki 100 kadar üniversitede gençlerin mutluluğu yakalamasını kolaylaştırmak amacıyla akademisyenler tarafından “Pozitif Psikoloji” kursları da verilmeye başlandı. Okullara  ders olacak. Peki mutluluğun formülü bu duyguyu öğrenmekten geçiyorsa neden çocukluktan itibaren öğretilmesin? Neden okullarda da okutulmasın?
Okul eğitim programına mutluluk dersi
İşte İngiltere”nin Berkshire kentindeki Wellington Koleji de, bu açıklamalar ışığında böyle bir girişim başlattı. Okul, Eylül ayından bu yana müfredatında mutluluk dersine de yer veriyor. 14-16 yaş grubundaki öğrenciler haftada bir saat pozitif olma, hayattan keyif alma, güzellikleri fark edebilme sanatı üzerine dersler görüyor. Bu derslerde eski Yunan’dan bugüne mutluluk üzerine yoğunlaşan felsefi söylemler tartışılıyor, karakter canlandırmaları yapılıyor, yeteneklerin, duyguların ve enerjilerin paylaşımları derslerde önemli bir rol oynuyor. Okul müdürü Anthony Selden “günümüzde okullarda tek başarı kriteri yüksek not” diyor ve ekliyor: “Bu düzen içinde eğitimin daha geniş amaçları olduğunu unutuyoruz. Bu dersler duygusal zekaya odaklanıyor. Mutluluk dersiyle amacımız genel beklentiler içine hapsolmamış, materyalist bakış açısından sıyrılmış kendisiyle sorunlarını çözmüş ve ne istediğini bilen mutlu gençler yetiştirmek.” Kolej, bu girişimden başarılı sonuç alınırsa mutluluk derslerinin tüm sınıflarda okutulmasını planlıyor. Dersler amacına ulaşır ve dünya çapında yaygınlaşırsa gelecekte yüzümüzden gülümseme eksilmeyecek demektir.
Hangi mutluluk kaynağını seçmeli?
PARA? ÖNEMSİZ DEĞİL ÖNEMLİ DE DEĞİL
Bir yere kadar.
Araştırmalar paranın satın alabildiği temel ihtiyaçlar karşılanınca insanların mutlu olduğunu, ancak bu sürecin sonunda yine mutsuzluğa düştüğünü gösteriyor.
Yani parayla mutluluk olmuyor
.
Genellikle çok paraya sahip olan insan, zevklere yönelik bir çarkın içine hapsoluyor.
Mutluluğu zevklerine para harcayarak kazanmaya çalıştıkça, daha tatminsiz ve mutsuz birine dönüşüyor.
GENÇLİK? ÖNEMSİZ
Hayır. Gençlik mutluluk getiren bir özellik değil.
Araştırmalar, gençlerin orta yaşlılara oranla daha mutlu göründüğünü
ancak hayatlarından memnun olan ve en güçlü tatmin duygusu yaşayanların aslında yaşlılar olduğunu ortaya koyuyor.
EVLİLİK? ÖNEMLİ
Belki. Evlilik mutluluk getirebilir çünkü araştırmalar evli çiftlerin yalnız yaşayanlardan daha mutlu olduklarını gösteriyor. Ancak daha kolay mutlu olabilen insanların evlenmeye daha yakın olabileceği ihtimali, bu istatistiki bilginin güvenirliğini bir nebze sarsıyor.
ARKADAŞLAR? ÖNEMLİ
Evet. Illinois Üniversitesi”nde yapılan geniş çaplı bir araştırma en mutlu insanların arkadaşları ve ailelerine bağlı olan, onlarla vakit geçirip pek çok şeyi yine onlarla paylaşabilen insanlar olduğunu ortaya koyuyor.
SOSYAL HAKLAR VE GÜVENLİK? ÖNEMLİ
1995-2005 yılları sürecince yapılan istatistiksel çalışmalar şu sonucu veriyor. Mutluluk katsayısı en yüksek olan ülkeler Danimarka, İsviçre, İzlanda ve Finlandiya. Yani sosyal hak ve sosyal güvencenin en yüksek olduğu ülkeler. Danimarka’da ortalama mutluluk katsayısı 8.2 iken Zimbabwe’de bu oran 3.3!
PİYANGO KAZANMAK? ÖNEMSİZ
Hayır. Araştırmalar piyango kazanarak para ve mutluluğa kavuşanların bu ruh halinin en fazla bir yıl sürdüğünü ortaya koyuyor. Bir yılın sonunda ani gelen mutluluk uçup gidiyor ve insanlar genellikle eski haline dönüyor.
FELSEFİ SORGULAMALAR? ÖNEMSİZ
Büyük ihtimalle Hayır! Ünlü yazar ve filozof Albert Camus’nun sözlerine kulak verelim: “Mutluluğun

kaynağını aradığınız sürece asla mutlu olamazsınız.

Hayatın anlamını arıyorsanız asla yaşayamazsınız.”
Hayal gücü sınırsız bir çocuğun boyalarıyla yaptığı resim gibiyiz… Her gün bambaşka bir resimle, her renk, her duygu, her düşünce Güneş ülkesinde yeni şekil buluyor. Etrafınızı saracak renk demeti içinde siz de keyfe çıkın… Ve gökkuşağının altından geçer gibi bir dilek tutun mutlaka. Çünkü burası güneş ülkesi.
Psikolog  Dr. Davut İBRAHİMOĞLU

4 Aralık 2013 Çarşamba

HUZURLU OLMANIN YOLLARI



Hayal Kurun! Sabah uyanınca yataktan çıkmak için acele etmeyin. Gün içinde yapmanın sizi mutlu edeceği bir şeyin hayalini kurun. Bugün en yakın arkadaşımı arayacağım. Bugün güzel kedimin tüylerini okşayacağım. Bugün bahçeyi sulayacağım. Bugün köşedeki çiçekçiye uğrayıp bir göz atacağım… Hayaliniz yeni başlayan gün için sizi motive edecektir.

Bir Mutluluk Defteriniz Olsun!
Gün içinde sizi mutlu eden şeyleri her an yanınızda taşıyabileceğiniz bir deftere not edin. Tek kural deftere hiçbir kötü düşüncenin, hiçbir kötü anının giremeyecek olması. Gün içinde sayfaları karıştırmak yüzünüzü gülümsetecek. Göreceksiniz.

Mutlu Arkadaşlarınızla Buluşun!
Yalnızlığın sizi karamsarlığa ittiğini biliyorsunuz ancak karamsar bir ruh halindeyken de kimseyi görmek istemiyorsunuz değil mi? Bu döngüden kurtulmanın çaresi basit! Yalnızca kendinizi kötü hissettiğinizde, ihtiyacınız olduğunda değil, sık sık sizi mutlu eden arkadaşlarınızla buluşun. Unutmayın, mutluluk bulaşıcıdır!

Sevdiklerinizi Kucaklayın!
10 saniye ayrılan iyi bir kucaklamanın vücudunuzu hiç olmadığı kadar rahatlattığını fark edeceksiniz. Sevdiğimiz birisine sarıldığımızda vücudumuz oksitosin hormonu salgılar. Bu hormon sempatik sinir sistemimizi harekete geçirerek vücudumuzdaki gerilimi ve kaygıyı azaltır.

Olumlu düşünme ve hayal etme gücünüzün etkinliği, güvence, sevgi; iç huzuru, ihtiyaçlarını tatmin etmekteki başarınıza bağlıdır. Eğer siz kendinizi güven içinde hissetmiyorsanız, sevgi ihtiyaçlarınızı tatmin edemiyorsanız, olumlu düşünemezsiniz. İstediğiniz kadar kendinizi zorlayın, böyle bir ortamda hayal gücünüz etkili olmayacaktır. İnsanın tüm güvensizlik duyguları hep kendi aklının ürünüdür. Bundan korunmanın tek çaresi de kendinizi tanıyıp, kendinize sevgi ve saygı duymaktan geçer. Yaşamda korkulacak hiç bir şeyin olmadığına kendinizi inandırın.

Size kötülük eden, kötülüğe bulaşacaktır. Bu bir türlü tabiat kanunudur. Eğer siz yapılan kötülüğü haketmediyseniz, hiçbir şeyden korkmayın. Sonunda daima kazanan siz olacaksınız. Kısacası, daima iç huzurlu olmak üçüncü temel taşınız oluyor.

bir hikaye

VAKTİYLE, her türlü maddî imkâna sahip olmasına rağmen can sıkıntısı duyan, hayatın yaşanmaya değmez olduğundan dem vuran bir prens vardı. Kardeşleri, arkadaşları çalışır, gezer, ava gider, sohbetlere katılır, kitap okurken; bu prens bütün gün odasına kapanır, sürekli düşünürdü.

Kral, oğlunun bu haline çok üzülüyordu. Bir gün, ülkesinin en bilgin kişisini sarayına çağırtıp ona oğlunun durumunu anlattı ve buna bir çözüm bulmasını istedi. Bunun için bilgine bir hafta süre yerdi.

Yaşlı bilgin üç-dört gün düşünüp taşındı, aklına hiçbir çözüm gelmedi. Bu yüzden, biraz korku, biraz da mahcubiyet duyarak, ülkeyi terketmeye karar verdi. Üzgün ve dalgın bir şekilde ülkeyi terkederken, bir köyün yakınlarında koyunlarını ve keçilerini otlatan genç bir çobanla bir süre ahbaplık etti.

Bilginin kendisine gösterdiği yakınlıktan cesaret alan küçük çoban, yaşlı dostuna:

‘Amca, şu hayvanlarıma biraz göz kulak oluver de, ben şu görünen köyden azık alıp geleyim. Bugün yanıma azık almayı unutmuşum da...’ dedi.

Teklifi kabul eden bilgin, kafası kralın talebiyle meşgul bir halde hayvanlara göz kulak olurken, bir keçi yavrusu kenarında otlamakta olduğu uçurumdan aşağı yuvarlanıverdi. Bilgin aşağı inip onu kurtarma-dıkça, keçinin kendi kendine kurtulması mümkün değildi. Bilgin, küçük çobana verdiği sözü doğru dürüst tutabilmek için, keçi yavrusunu kurtarmaya karar verdi.

Dikkatli bir biçimde uçurumun dibine indi, önce yavruyu sırtına bağladı, sonra da tırmanmaya başladı.

Birkaç tırmanma başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak bilgin yılmadı. Uğraştı, didindi, zorlandı; ama sonunda yavruyu yukarıya çıkarmayı başardı.
Bu arada küçük dostuna verdiği sözü tutabilme, bunun için de yavruyu uçurumdan çıkarma çabası kafasını o kadar meşgul etmişti ki, kralın talebi karşısında yaşadıklarını unutmuştu.

Yukarı çıkıp da bu durumun farkına vardığında, aklında şimşekler çaktı. Şöyle düşündü:

‘Bir kimse bir işle ciddi ciddi meşgul olursa, o kimse için can sıkıntısından eser kalmaz.’

Bunun üzerine, bilgin ülkeyi terketme fikrinden vazgeçip hemen geri döndü ve kralın huzuruna çıkarak şu çözümü sundu:

‘Saygıdeğer kralım! Oğlunuzun can sıkıntısından kurtulmasını istiyorsanız, ona bir sorumluluk yükleyin. Oğlunuza yükleyeceğiniz sorumluluk ne kadar ciddi olursa, onun yaşama sevinci ve mücadele azmi o kadar fazla olacaktır.’

Size İyi Gelecek Bir Yaşam Sevinci

Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine..
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de
Hiç işin olmasa da öğle üzeri dışarı çık
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..
Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok darda iken kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı? Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun.. Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun..

-Can Yücel_

MASA DA MASAYMIŞ HA


MASA DA MASAYMIŞ HA 
Adam yaşama sevinci içinde  
Masaya anahtarlarını koydu  
Bakır kaseye çiçekleri koydu  
Sütünü yumurtasını koydu  
Pencereden gelen ışığı koydu  
Bisiklet sesini çıkrık sesini  
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu  
Adam masaya  
Aklında olup bitenleri koydu  
Ne yapmak istiyordu hayatta   
İşte onu koydu  
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu  
Adam masaya onları da koydu  
Üç kere üç dokuz ederdi  
Adam koydu masaya dokuzu  
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında  
Uzandı masaya sonsuzu koydu  
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür  
Masaya biranın dökülüşünü koydu  
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu  
Tokluğunu açlığını koydu.  
Masa da masaymış ha  
Bana mısın demedi bu kadar yüke  
Bir iki sallandı durdu  
Adam ha babam koyuyordu. 
 
Edip CANSEVER

mutlu olmak polyannacılık mı ÜSTÜN DÖKMEN

Mutlu Olmak Polyanna’cılık mı?
Mutsuz olmayı, şuna buna söylenmeyi, karamsarlığı öylesine derinden öğrenmişiz ki, “Bu ülkede yaşanmaz” ve nihayet “Batsın bu dünya” demeye hakkımız olduğunu düşünüyoruz sonuçta. Ve daha da kötüsü, iyimser birini gördüklerinde canları sıkılıyor kötümserlerin, adeta “Şuna bir şey söyleyeyim de keyfi kaçsın” diyorlar içlerinden. Yıllardır seminerlerimde iyimser olmanın öneminden söz ettiğimde en az bir kişi çıkıp “Hoca iyi de o zaman bu polyannacılık olmaz mı?” der. Bu karamsarlığa prim veren bakış tarzı beni üzüyor. Şimdi söz konusu cümleye tekrar bakalım:
“İyimserlik, küçük şeylerden mutlu olmak polyannacılık sayılmaz mı?
Bu görüşte, sanırım iki hata var. Birincisi “iyimserlik eşittir polyannacılık” iddiasıdır ki bu doğru değildir. İkincisi böyle söylendiğinde polyannacılığın kötü olduğunu kim söyledi?
Polyannacılık, kayba uğradığımızda, elimizde kalanları fark etme ve sevinme becerisidir. Polyannacılık bir psiikolojik savunma mekanizmasıdır, aşırı olmadan yerinde kullanıldığı sürece, kişiyi kaygıdan, sıkıntıdan korur, kişinin yarına kalma ihtimalini arttırır. Polyannacılık, kendini avutmak değil, bardağın dolu yanını fark etmektir.
Diyelim ki birisi bir bacağını kaybetti. Şüphesiz bu kötü bir durumdur. Ancak bu kişinin önünde iki yol uzanır:
Birinci yol, bir bacak gittiği için yaşamdan elini çekmek, sürekli üzülmek, artık hiçbir şeyden keyif almamaktır. İkinci yol ise şudur: Kişi eğer geriye dönüş yoksa, mevcut durumu kabullenir, elinde kalan bacak için sevinir, yaşamdan elini çekmez, yaşama sevincini kaybetmez. İkinci yol polyannacılıktır. Polyannacının ömrü, birinciye oranla daha kaliteli geçer.
Polyannacı tavır, Çin atasözünü hatırlatıyor. Şöyle demiş Çinli:
Tanrım, bana değişebileceğim şeyleri
değiştirme gücü ver.
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmemi sağla.
İkisini ayırt edebilmem için de akıl ver.
Değiştiremeyeceğimiz kayıplar karşısında, yaşama sevincimizi kaybetmemek polyannacılıktır. Karamsarlığa oranla da herhalde daha gerçekçi bir tavırdır.

Yaşama sevinci

Yaşama sevinci

Yaşama sevincidir hayatın bağı,
Yaşama sevincidir gözlerdeki ışıltı,
Yaşama sevincidir motivasyon,
Sıcak bir sohbet,
Gözlerden gözlere,
Gönüllerden gönüllere,
Ümitlerle yarınlara...
Birşeyler yapabilme hevesidir yaşama sevinci. Bir arzudur hayata dair....
Bu sevincin hiç kaybedilmemesi gerekir, tıpkı sevgisiz bir yaşamın olamıyacağı gibi...
Kişi, bugün neler yaptığını, yarın, üç ay sonra, altı ay sonra neler yapacağını tasarlıyorsa, yaşama sevincine sahiptir, hayata bağlıdır. Bir şeyler yapacaktır. Zamanın akışına dur denilemiyor, ama içimizdeki yaşama arzusunu ve heyecanımızı her zaman için genç ve taze tutmak, kişisel maharetimize ve hayata bakış açımıza bağlıdır.
Bu sevinci kaybettiklerini zannedenler olabilir, varlığını yitirmiştir, önemli mi? Kazanılır... Sağlığı bozulmaktadır, sağlığına tekrar kavuşmasındaki büyük pay, öncelikle kendi elindedir, ilaçlar ikinci planda... Bütün olay iç motivasyonda... Sevdiği kişiden uzakta mıdır? Büyük bir olasılıkla bu, kendinden kaynaklanmayan sebeptendir. O an için "sevdiği kişinin hayatta olması, yaşıyor olması" yaşama sevinci için yetmez mi? Unutmamak lazım ki, ömürler bitmedikçe, ümitler de bitmiyecektir.
Yaşama sevincini oluşturmak biraz kendi elimizde değil mi? Balkonunuzun kenarlarına bulgurlar koyun, sonrada serçelerin o bulgurları nasıl aralarında itişe itişe yediklerini seyredin. Farkında olmadan gülümsemektesiniz...(ben bunu hep yaparım.)
Yine balkonda senede bir kaç defa açan "pembe güllerinizin" bakımını yapın, (bizim balkonda var) budayın, sulayın, gübreleyin. Tomurcuklarını görüyorsunuz, o andaki sevincinizi, mutluluğunuzu uzun süre unutamazsınız. Bunlar insanı hayata bağlayan yaşama sevinçleri değil midir?
Yaşamı sadece tekil olarak algılamayı, bencillik olarak düşünürüm. Başkaları için de yaşamak... Bence ulvi bir kavram... Böyle yaşayanların, hayatı böyle algılıyanların haz içinde olduklarını düşünürüm. Paylaşımcılıkla özdeşleştiririm.
Yaşama sevinci içindeki kişilerin pozitif duygularla bezendiğini, iç dünyalarının sevinç ve heyecandan kıpır kıpır olduğunu, hatta fokurdadıklarını düşünürüm. "Yaptıklarım az, daha çok birşeyler yapmalıyım, üretmeliyim" duygu ve düşünceleri yaşantılarına bir ANLAM katar. Anlamlı hayatlar değerlidir, alkışlanır. (Buradaki konu, maddiyat değildir, içseldir.)
Yaşama sevinciyle dolu kişiler, yakın çevrelerinde "aranılan kişilerdir." Dost meclislerinde, resmi veya yarı resmi toplantılarda mutlaka arzu edilir, neş'e kaynağıdırlar...
Yaşadıkça, yaşama sevinçlerimizi hiç ama hiç kaybetmememizi dilemekteyim. Gözlerimizde parıltı, içimizde kıpırtı olmazsa, o yaşantıya "YAŞAM" denilebilir mi?
Bazılarına şahit olmaktayım, yalnız yaşıyorlar, canlı cenaze gibi, adeta yaşayan ölüler, yaşları da fazla değil... Soğuk ölümden rahatça bahsedebiliyorlar. Evet ölüm başa gelecek ama yaşarken de, yaşamın hakkını vermek gerekmez mi?
Şu an balkondan, pencerelerden içeriye cömertçe giren güneşin göz kamaştıran ışıklarının ve Antalya'ya bu mevsim hakim olan malta eriklerinin kokusuyla yaşama sevincimi de harmanlayarak rutin işlerime daha bir şevkle devam edeceğim.
Yaşama sevincinizi, ayaklarınıza prangalayınız ki, onu hiç kaybetmeyesiniz...
Gönül dolusu selamlarımla...
Gül Alkan.

henüz 17 yaşındayım ve yaklaşık bir yıldır depresyon tedavisi görüyorum ama inanın ki Yaşama Sevinci adlı yazınızı okumak ilaçlardan dahi iyi geliyor defalarca okuyorum, ve kendime akvaryum aldım balıklarımı beslemek ve onları izlemek gerçekten güzel... Her Şey için teşekkürler.

İyi ki rüzgar malta eriği çiçeklerinmin kokusunu getirmek için vize almak zorunda değil. İyi ki bize sormak zorun da değil. iyi ki izin verir misin diye sormuyor. yoksa...

yaşam çok cömert, o vermesini biliyor da, peki biz almasını biliyor muyuz? Biraz niyet, biraz gayretle olur gibi...Selamlar

SİZSİNİZ

Hayat kendiliğinden ne iyi ne fenadır, ona iyiliği ve fenalığı katan sizsiniz.
Bir gün yaşadıysanız her şeyi görmüş sayılırsınız.
Bir gün bütün günlerin eşidir.
Başka bir gündüz, başka bir gece yoktur.
Atalarınızın gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu düzendir.

Montaigne / Denemeler

NİÇİN

Hayattan edeceğiniz kârı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle güle gidin.
"Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş bir davetli gibi kalkıp gidemiyorsun?
Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak, yine boşuna geçip gidecek daha başka 
günler katmak istiyorsun? Lucretius."

İyi Düşünün

İyi Düşünün
Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi?
Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?
Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınız sıkıca tuttu mu hiç? Ve siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı? Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?
Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?
Çimlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Hiç suda taş kaydırdınız mı bu yıl?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?
Kaç kez mektup aldınız bu yıl?
Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?
Kimseyle barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez farkettiniz bu yıl?
İyi bir yılın, bunlar gibi birçok "küçük şeye"e bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl?
Yayılın çimenlerin üzerine.....
Acele edin....
Er veya geç...
Çimenler yayılacak üzerinize...

Can DÜNDAR

YAŞAMAYA DAİR - NAZIM HİKMET

YAŞAMAYA DAİR 
  
1 
Yaşamak şakaya gelmez, 
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
                       bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 
Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
yani o derecede, öylesine ki, 
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin, 
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
                                    insanlar için ölebileceksin, 
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
                        hem de en güzel en gerçek şeyin 
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 
                                                                                     1947 
2 
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, 
yani, beyaz masadan, 
              bir daha kalkmamak ihtimali de var. 
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini 
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına, 
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, 
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz 
                                en son ajans haberlerini. 
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için, 
                               diyelim ki, cephedeyiz. 
Daha orda ilk hücumda, daha o gün 
                           yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. 
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, 
                        fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz 
                        belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. 
Diyelim ki hapisteyiz, 
yaşımız da elliye yakın, 
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. 
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, 
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla 
                                    yani, duvarın ardındaki dışarıyla. 
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım 
          hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak... 
                                                                      1948 
3 
Bu dünya soğuyacak, 
yıldızların arasında bir yıldız, 
                       hem de en ufacıklarından, 
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, 
                       yani bu koskocaman dünyamız. 
Bu dünya soğuyacak günün birinde, 
hatta bir buz yığını 
yahut ölü bir bulut gibi de değil, 
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak 
                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. 
Şimdiden çekilecek acısı bunun, 
duyulacak mahzunluğu şimdiden. 
Böylesine sevilecek bu dünya 
"Yaşadım" diyebilmen için... 
Nazım HİKMET