4 Aralık 2013 Çarşamba

bir hikaye

VAKTİYLE, her türlü maddî imkâna sahip olmasına rağmen can sıkıntısı duyan, hayatın yaşanmaya değmez olduğundan dem vuran bir prens vardı. Kardeşleri, arkadaşları çalışır, gezer, ava gider, sohbetlere katılır, kitap okurken; bu prens bütün gün odasına kapanır, sürekli düşünürdü.

Kral, oğlunun bu haline çok üzülüyordu. Bir gün, ülkesinin en bilgin kişisini sarayına çağırtıp ona oğlunun durumunu anlattı ve buna bir çözüm bulmasını istedi. Bunun için bilgine bir hafta süre yerdi.

Yaşlı bilgin üç-dört gün düşünüp taşındı, aklına hiçbir çözüm gelmedi. Bu yüzden, biraz korku, biraz da mahcubiyet duyarak, ülkeyi terketmeye karar verdi. Üzgün ve dalgın bir şekilde ülkeyi terkederken, bir köyün yakınlarında koyunlarını ve keçilerini otlatan genç bir çobanla bir süre ahbaplık etti.

Bilginin kendisine gösterdiği yakınlıktan cesaret alan küçük çoban, yaşlı dostuna:

‘Amca, şu hayvanlarıma biraz göz kulak oluver de, ben şu görünen köyden azık alıp geleyim. Bugün yanıma azık almayı unutmuşum da...’ dedi.

Teklifi kabul eden bilgin, kafası kralın talebiyle meşgul bir halde hayvanlara göz kulak olurken, bir keçi yavrusu kenarında otlamakta olduğu uçurumdan aşağı yuvarlanıverdi. Bilgin aşağı inip onu kurtarma-dıkça, keçinin kendi kendine kurtulması mümkün değildi. Bilgin, küçük çobana verdiği sözü doğru dürüst tutabilmek için, keçi yavrusunu kurtarmaya karar verdi.

Dikkatli bir biçimde uçurumun dibine indi, önce yavruyu sırtına bağladı, sonra da tırmanmaya başladı.

Birkaç tırmanma başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak bilgin yılmadı. Uğraştı, didindi, zorlandı; ama sonunda yavruyu yukarıya çıkarmayı başardı.
Bu arada küçük dostuna verdiği sözü tutabilme, bunun için de yavruyu uçurumdan çıkarma çabası kafasını o kadar meşgul etmişti ki, kralın talebi karşısında yaşadıklarını unutmuştu.

Yukarı çıkıp da bu durumun farkına vardığında, aklında şimşekler çaktı. Şöyle düşündü:

‘Bir kimse bir işle ciddi ciddi meşgul olursa, o kimse için can sıkıntısından eser kalmaz.’

Bunun üzerine, bilgin ülkeyi terketme fikrinden vazgeçip hemen geri döndü ve kralın huzuruna çıkarak şu çözümü sundu:

‘Saygıdeğer kralım! Oğlunuzun can sıkıntısından kurtulmasını istiyorsanız, ona bir sorumluluk yükleyin. Oğlunuza yükleyeceğiniz sorumluluk ne kadar ciddi olursa, onun yaşama sevinci ve mücadele azmi o kadar fazla olacaktır.’

Size İyi Gelecek Bir Yaşam Sevinci

Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine..
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de
Hiç işin olmasa da öğle üzeri dışarı çık
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..
Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok darda iken kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı? Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun.. Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun..

-Can Yücel_

MASA DA MASAYMIŞ HA


MASA DA MASAYMIŞ HA 
Adam yaşama sevinci içinde  
Masaya anahtarlarını koydu  
Bakır kaseye çiçekleri koydu  
Sütünü yumurtasını koydu  
Pencereden gelen ışığı koydu  
Bisiklet sesini çıkrık sesini  
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu  
Adam masaya  
Aklında olup bitenleri koydu  
Ne yapmak istiyordu hayatta   
İşte onu koydu  
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu  
Adam masaya onları da koydu  
Üç kere üç dokuz ederdi  
Adam koydu masaya dokuzu  
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında  
Uzandı masaya sonsuzu koydu  
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür  
Masaya biranın dökülüşünü koydu  
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu  
Tokluğunu açlığını koydu.  
Masa da masaymış ha  
Bana mısın demedi bu kadar yüke  
Bir iki sallandı durdu  
Adam ha babam koyuyordu. 
 
Edip CANSEVER

mutlu olmak polyannacılık mı ÜSTÜN DÖKMEN

Mutlu Olmak Polyanna’cılık mı?
Mutsuz olmayı, şuna buna söylenmeyi, karamsarlığı öylesine derinden öğrenmişiz ki, “Bu ülkede yaşanmaz” ve nihayet “Batsın bu dünya” demeye hakkımız olduğunu düşünüyoruz sonuçta. Ve daha da kötüsü, iyimser birini gördüklerinde canları sıkılıyor kötümserlerin, adeta “Şuna bir şey söyleyeyim de keyfi kaçsın” diyorlar içlerinden. Yıllardır seminerlerimde iyimser olmanın öneminden söz ettiğimde en az bir kişi çıkıp “Hoca iyi de o zaman bu polyannacılık olmaz mı?” der. Bu karamsarlığa prim veren bakış tarzı beni üzüyor. Şimdi söz konusu cümleye tekrar bakalım:
“İyimserlik, küçük şeylerden mutlu olmak polyannacılık sayılmaz mı?
Bu görüşte, sanırım iki hata var. Birincisi “iyimserlik eşittir polyannacılık” iddiasıdır ki bu doğru değildir. İkincisi böyle söylendiğinde polyannacılığın kötü olduğunu kim söyledi?
Polyannacılık, kayba uğradığımızda, elimizde kalanları fark etme ve sevinme becerisidir. Polyannacılık bir psiikolojik savunma mekanizmasıdır, aşırı olmadan yerinde kullanıldığı sürece, kişiyi kaygıdan, sıkıntıdan korur, kişinin yarına kalma ihtimalini arttırır. Polyannacılık, kendini avutmak değil, bardağın dolu yanını fark etmektir.
Diyelim ki birisi bir bacağını kaybetti. Şüphesiz bu kötü bir durumdur. Ancak bu kişinin önünde iki yol uzanır:
Birinci yol, bir bacak gittiği için yaşamdan elini çekmek, sürekli üzülmek, artık hiçbir şeyden keyif almamaktır. İkinci yol ise şudur: Kişi eğer geriye dönüş yoksa, mevcut durumu kabullenir, elinde kalan bacak için sevinir, yaşamdan elini çekmez, yaşama sevincini kaybetmez. İkinci yol polyannacılıktır. Polyannacının ömrü, birinciye oranla daha kaliteli geçer.
Polyannacı tavır, Çin atasözünü hatırlatıyor. Şöyle demiş Çinli:
Tanrım, bana değişebileceğim şeyleri
değiştirme gücü ver.
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmemi sağla.
İkisini ayırt edebilmem için de akıl ver.
Değiştiremeyeceğimiz kayıplar karşısında, yaşama sevincimizi kaybetmemek polyannacılıktır. Karamsarlığa oranla da herhalde daha gerçekçi bir tavırdır.

Yaşama sevinci

Yaşama sevinci

Yaşama sevincidir hayatın bağı,
Yaşama sevincidir gözlerdeki ışıltı,
Yaşama sevincidir motivasyon,
Sıcak bir sohbet,
Gözlerden gözlere,
Gönüllerden gönüllere,
Ümitlerle yarınlara...
Birşeyler yapabilme hevesidir yaşama sevinci. Bir arzudur hayata dair....
Bu sevincin hiç kaybedilmemesi gerekir, tıpkı sevgisiz bir yaşamın olamıyacağı gibi...
Kişi, bugün neler yaptığını, yarın, üç ay sonra, altı ay sonra neler yapacağını tasarlıyorsa, yaşama sevincine sahiptir, hayata bağlıdır. Bir şeyler yapacaktır. Zamanın akışına dur denilemiyor, ama içimizdeki yaşama arzusunu ve heyecanımızı her zaman için genç ve taze tutmak, kişisel maharetimize ve hayata bakış açımıza bağlıdır.
Bu sevinci kaybettiklerini zannedenler olabilir, varlığını yitirmiştir, önemli mi? Kazanılır... Sağlığı bozulmaktadır, sağlığına tekrar kavuşmasındaki büyük pay, öncelikle kendi elindedir, ilaçlar ikinci planda... Bütün olay iç motivasyonda... Sevdiği kişiden uzakta mıdır? Büyük bir olasılıkla bu, kendinden kaynaklanmayan sebeptendir. O an için "sevdiği kişinin hayatta olması, yaşıyor olması" yaşama sevinci için yetmez mi? Unutmamak lazım ki, ömürler bitmedikçe, ümitler de bitmiyecektir.
Yaşama sevincini oluşturmak biraz kendi elimizde değil mi? Balkonunuzun kenarlarına bulgurlar koyun, sonrada serçelerin o bulgurları nasıl aralarında itişe itişe yediklerini seyredin. Farkında olmadan gülümsemektesiniz...(ben bunu hep yaparım.)
Yine balkonda senede bir kaç defa açan "pembe güllerinizin" bakımını yapın, (bizim balkonda var) budayın, sulayın, gübreleyin. Tomurcuklarını görüyorsunuz, o andaki sevincinizi, mutluluğunuzu uzun süre unutamazsınız. Bunlar insanı hayata bağlayan yaşama sevinçleri değil midir?
Yaşamı sadece tekil olarak algılamayı, bencillik olarak düşünürüm. Başkaları için de yaşamak... Bence ulvi bir kavram... Böyle yaşayanların, hayatı böyle algılıyanların haz içinde olduklarını düşünürüm. Paylaşımcılıkla özdeşleştiririm.
Yaşama sevinci içindeki kişilerin pozitif duygularla bezendiğini, iç dünyalarının sevinç ve heyecandan kıpır kıpır olduğunu, hatta fokurdadıklarını düşünürüm. "Yaptıklarım az, daha çok birşeyler yapmalıyım, üretmeliyim" duygu ve düşünceleri yaşantılarına bir ANLAM katar. Anlamlı hayatlar değerlidir, alkışlanır. (Buradaki konu, maddiyat değildir, içseldir.)
Yaşama sevinciyle dolu kişiler, yakın çevrelerinde "aranılan kişilerdir." Dost meclislerinde, resmi veya yarı resmi toplantılarda mutlaka arzu edilir, neş'e kaynağıdırlar...
Yaşadıkça, yaşama sevinçlerimizi hiç ama hiç kaybetmememizi dilemekteyim. Gözlerimizde parıltı, içimizde kıpırtı olmazsa, o yaşantıya "YAŞAM" denilebilir mi?
Bazılarına şahit olmaktayım, yalnız yaşıyorlar, canlı cenaze gibi, adeta yaşayan ölüler, yaşları da fazla değil... Soğuk ölümden rahatça bahsedebiliyorlar. Evet ölüm başa gelecek ama yaşarken de, yaşamın hakkını vermek gerekmez mi?
Şu an balkondan, pencerelerden içeriye cömertçe giren güneşin göz kamaştıran ışıklarının ve Antalya'ya bu mevsim hakim olan malta eriklerinin kokusuyla yaşama sevincimi de harmanlayarak rutin işlerime daha bir şevkle devam edeceğim.
Yaşama sevincinizi, ayaklarınıza prangalayınız ki, onu hiç kaybetmeyesiniz...
Gönül dolusu selamlarımla...
Gül Alkan.

henüz 17 yaşındayım ve yaklaşık bir yıldır depresyon tedavisi görüyorum ama inanın ki Yaşama Sevinci adlı yazınızı okumak ilaçlardan dahi iyi geliyor defalarca okuyorum, ve kendime akvaryum aldım balıklarımı beslemek ve onları izlemek gerçekten güzel... Her Şey için teşekkürler.

İyi ki rüzgar malta eriği çiçeklerinmin kokusunu getirmek için vize almak zorunda değil. İyi ki bize sormak zorun da değil. iyi ki izin verir misin diye sormuyor. yoksa...

yaşam çok cömert, o vermesini biliyor da, peki biz almasını biliyor muyuz? Biraz niyet, biraz gayretle olur gibi...Selamlar

SİZSİNİZ

Hayat kendiliğinden ne iyi ne fenadır, ona iyiliği ve fenalığı katan sizsiniz.
Bir gün yaşadıysanız her şeyi görmüş sayılırsınız.
Bir gün bütün günlerin eşidir.
Başka bir gündüz, başka bir gece yoktur.
Atalarınızın gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu düzendir.

Montaigne / Denemeler

NİÇİN

Hayattan edeceğiniz kârı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle güle gidin.
"Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş bir davetli gibi kalkıp gidemiyorsun?
Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak, yine boşuna geçip gidecek daha başka 
günler katmak istiyorsun? Lucretius."